Author: Gökmen Görgen

  • Uzaktan Çalışmak

    Uzaktan Çalışmak

    Bağımsız çalışmak (freelance) ile uzaktan çalışmak (remote) çok karıştırılıyor. Bağımsız çalışanlar aynı zamanda uzaktan çalışıyor veya uzaktan çalışanlar fiziki bir ofise sahip bir şirkette çalışıyor olabilir. Yani uzaktan çalışıyor olmanız, sizi bağımsız çalışan (freelancer) yapmıyor.

    Ben yazılımcıyım. Bağımsız çalışmak konusunda çok deneyimim yok. Bu konudaki gözlemim, en azından Türkiye’de hem işi verenin, hem de işi yapanın çok da profesyonel davranmadığı. Bağımsız çalışmak ayrı bir disiplin gerektiren, kendine özgü şartları ve anlaşması olan, hobi veya ek iş olarak bakılamayacak kadar ciddi bir çalışma biçimi. Fatura nasıl keseceksiniz, vergi nasıl ödeyeceksiniz, gelirinizi devlete nasıl beyan edeceksiniz, etmeyecekseniz neye güveneceksiniz, alacağınızı tahsil edemediğinizde ne yapacaksınız, sağlık sigortanız ne olacak? Bu konu, ayrı bir yazının konusu olabilir; ama dediğim gibi Türkiye’de serbest çalışmak, yaşam standardını para karşılığı düşürmekten başka bir şey değil. Serbest çalışmak istiyorsanız, günde 8–9 saat mesai gerektiren bir iş yapmamalısınız.

    Uzaktan çalışmak ise, bana göre herkesin muhakkak deneyimlemesi gereken bir şey. İstanbul metropol bir kent. Zaman trafikte harap edilemeyecek kadar kıymetli. Ben yazılım firmalarının yakın zamanda mülakatlarda “Uzaktan çalışma deneyiminiz var mı?” diye soracaklarını düşünüyorum. Örneğin Crossover tamamen uzaktan çalışmaya uygun iş pozisyonları için çalışan arayan bir platform ve Türkiye’de faaliyete geçti. Hiç mülakatlarına katılmadım; ama eminim bu soruyu soruyorlardır. İnternet artık sesli ve görüntülü konuşma yapmak için daha elverişli (en azından telefonla konuşmaya tercih edilebilir durumda), ortak çalışma alanları (co-working space) artık eskisinden daha yaygın. Gürültüden etkilenmiyorsanız, bir kafede kahve içerken saatlerce oturup işinizi yapabilirsiniz veya evinizin bir odasını çalışma odasına çevirebilirsiniz.

    Peki, uzaktan çalışmak ile şirket ofisinde çalışmak arasındaki tek fark çalışma ortamı mı? Hayır. Şirket ofisi size şunları da sağlar:

    • Susadığınızda su her zaman var. Çay, kahve çoğunlukla hazırdır. Oda temizlik hizmeti size bedava, bulaşık derdi yok, tuvalet kağıdının bitmesi neredeyse imkansız, acıkırsanız yemek yiyebileceğiniz yer size çok yakındır.
    • Ofise gittiniz ve internetiniz veya elektriğiniz yok, bu şirketin problemi. Gidip başka bir çalışma ortamı aramak zorunda değilsiniz. Çünkü çalışmak zorunda olduğunuz yerde herkesin elektriği, interneti aynı anda kesilmiştir!
    • Hastaysanız muhtemelen ofisteki klimadan hastalandınız, zehirlendiyseniz muhtemelen yemekhanedeki bir yemek size dokunmuştur. Geneli böyle olduğu için size pek bir soru sorulmaz. Bir rapor alırsınız, iyileştiğinizde şirkete iletirsiniz.
    • Ofisteyseniz, çalışıyorsunuzdur. Değilseniz, çalışmıyorsunuzdur, çalışmamalısınız. Bu kadar net.
    • Ofisin kuralları vardır, beraber vakit geçirdiğiniz insanlara karşı saygılı olursunuz. Sosyalleşirsiniz, samimi arkadaşlıklarınız olur. İşinizde yardımlaşır, iş dışında haftasonu piknik, kamp planları yaparsınız.

    Bu şekilde anlatınca ofiste çalışmak uzaktan çalışmaktan daha iyiymiş gibi oldu, farkındayım. Uzaktan çalışmak imrenilen, özenilen, çok basit bir şeymiş gibi göründüğü için, önce neleri kaybedeceğinizi anlattım. Peki bu durumda uzaktan çalışmayı neden tercih edersiniz?

    Cevap basit. Genelde siz tercih etmezsiniz, koşullar onu gerektirir. Şirketiniz yurtdışında olabilir ve siz henüz yurtdışına çıkış şartlarınızı sağlamamış olabilirsiniz. Şirketiniz işinizde daha verimli olmanız için, çalışma ortamı tercihinizi size bırakabilir. Eve gidip gelirken harcadığınız zamanı spor yaparak veya ailenizle birlikte geçirmek, ertesi gün daha verimli olmanızı sağlayacaksa; ofise gelmekle evden çalışmak arasında bir fark görünmüyor ve şirket de masrafları kısıp çalışanın maaşına zam yapmayı düşünürse (ki her ne kadar klasik bir yaklaşım olsa da para iyi bir motivasyon aracıdır) şirket uzaktan çalışmayı çalışanları için bir seçenek olarak görebilir. Siz elinizde bu imkan varsa yararlanırsınız.

    Uzaktan çalışan arkadaşlarımın en çok şikayet ettiği konulardan biri yalnızlık. Etrafınızda çoğu zaman muhabbet edebileceğiniz, beraber çay içebileceğiniz bir insan olmuyor. İş yapmadan zaman geçmiyor, kendi kendinizi motive etmek, kendi disiplininizi sağlamak zorundasınız. İş dışında kalan zamanlarınızı nasıl değerlendirdiğiniz daha bir önemli oluyor, sosyalleşme ihtiyacı duyuyorsunuz, hobiler daha bir anlam kazanıyor. İş bitsin, eve geçeyim demek yerine, daha bir kendinizi dışarı atmak için can atıyorsunuz. Buna ne kadar çabuk alışırsanız, uzaktan çalışma gerektiren işlere psikolojik olarak o kadar çabuk uyum sağlarsınız.

    Bu konu üzerine benim söyleyebileceklerim bunlar. Uzaktan çalışmaya başladığınızda iletişim araçlarına hakim olmak, zamanı yönetmek, hatta akşamları veya haftasonları yapacağınız aktiviteleri tekrar gözden geçirmek önem kazanacak. Son olarak, bu konuyla ilgili daha önce yazılmış paylaşımlara göz atmanızı öneririm:

  • Not Tutma Alışkanlığı Kazanın

    Not Tutma Alışkanlığı Kazanın

    Amir’in Reactive vs. proactive development yazısını okuyunca (hayır, reaktif / proaktif programlama paradigmaları ile ilgisi yok), benimsediğim yaklaşım daha bir pekişti. Ben sadece işte değil, hayatımla ilgili verdiğim birçok kararda proaktif bir yaklaşım içinde oluyorum; ama olası bir krizde ne yapacağımızı da iyi bilmek gerekiyor. Bu zamana kadar hiç kapıda anahtar unutmamış olmam, bundan sonra da unutmayacağım anlamına gelmiyor.

    Bir örnek üzerinden gidelim. Öğrencisiniz, bir sebepten sınavlara çalışamadınız, son günündesiniz. Ne yapmalı? Eğer biraz proaktif olabilseydiniz şunları yapabilirdiniz:

    1. Her şeyden önce dersi dinlerdiniz. Hocanızın önemini vurguladığı yerleri not alırdınız. Altını renkli kalemle çizer, haftasonları bir göz atardınız, konuları pekiştirip bir dahakinde çabuk anlardınız.
    2. Kendinize en çok fayda getirecek çevreyi seçer ve üyeleriyle aranızı iyi tutardınız.
    3. Dersi geçmiş arkadaşlarla irtibat kurup önerilerini dinlerdiniz vesaire.
    4. Aynı sınıftakileri davet ettiğiniz bir Whatsapp grubu kurardınız veya var olan gruba katılırdınız. Sosyal bir grupta olduğunuz için aldığınız kadar vermeye çalışırdınız.

    Ama şimdi çalışmadınız ve krizdesiniz, ne yapabilirsiniz?

    1. Kahve — kola karışımı denersiniz, bütün gece sınavı geçmenizi sağlayacak kısımlara çalışırsınız.
    2. Sınavla ilgili herhangi bir duyum, tüyo var mı araştırırsınız.
    3. Sınavda kopya çekersiniz.
    4. Dersi bırakır, ümidinizi kaybedersiniz.

    İş hayatında da benzer tecrübeler yaşıyoruz. Krizin olmaması için önlemler almak gerekiyor; ama kriz olduğunda da elimiz kolumuz dolanmaması gerekiyor. Sakince düşünüp, o krizi çözebilecek en iyi yöntemi bulup uygulamak gerek. Reaktif modu krizden çıkmanıza yardımcı olur, proaktif modu ise krizi önlemenize. Benim en çok sıkıntı çektiğim konular öncelikleri sıralama ve işin kapsamını zamana göre daraltma. Bunun için not alma alışkanlığımı geliştirmeye çalışıyorum. Şöyle bir akış diyagramı düşünün:

    1. Uzun emek isteyen bir işin ortasındasınız. Proaktif moddasınız. Bıraksanız, tekrar başlamanızın maliyeti en az 1 saat.
    2. Bir iş geldi, ne yapmalı? Reaktif moda gir:
    3. Eğer acil değilse not al. Basitçe bir not, iş açmak, kendine atamak falan değil. Not defterine tek satır yazmak bile olur.
    4. Eğer acilse, bu sefer şuan yaptığın işin en son kaldığın yeri not al. Ben en son bilmemne işini yapmak için bir modele yeni bir field ekledim ve migrationları yapıyordum, bundan sonraki iş bu özelliği arayüzde kullanılabilir hale getirmek gibi.
    5. Aciliyetine göre önünüzdeki işi bitirdin, sırada ne var? Notlara bak ve önem sırasına göre bitir.
    6. Notlar bittiyse, iş takip sistemindeki işlere geri dön.
    7. Bu döngüyü her iş için devam ettir.

    Bu döngü, anlattığım kadar basit olmayabiliyor. Hele ki proaktif moddan reaktif moda geçiş sanıldığı kadar kolay değil. Ama basit notlar tutmayı mutlaka deneyin. Ben bunun için Evernote kullanıyorum.

    Unutmamanız gereken iki şey var. Birincisi, eğer siz de benim gibi müzik dinleyerek iş yapıyorsanız, beyniniz artık daha fazla işi bir arada kaldıramaz. İnsan beyninin çoklu işleme elverişli olmadığı konusunda çeşitli yazılar var, Multitasking is killing your brain başlıklı yazıyı okumanızı öneririm. İkinci önemsemeniz gereken şeyse, stresiniz. Stres hormonu olarak bilinen kortizol belli bir seviyenin üstüne çıktıkça iş veriminiz bundan oldukça olumsuz etkilenecek. Günümüzün Seri Katili: Stres! başlıklı yazı da stresle ilgili ikinci önerim.

    İşleri önem sırasına göre sıralamak, zaman sınırını göz önünde bulundurarak işi iyi planlayarak yapmak ve işi teker teker yapmayı deneyin. Böylece bitmiş olan işler, bir sonraki işleri de aynı motivasyonla bitirmenize katkıda bulunur. Müsait olmadığınız zamanda da çevrenizdekilere hayır demeyi bilin.

  • Zurna da Olsa Enstrüman Çalınız

    Zurna da Olsa Enstrüman Çalınız

    Enstrüman çalmak bir insanın kendi hayatına yapabileceği en güzel yatırımlardan biridir. Sıkıntılı olduğunuzda moraliniz düzelir, öfkeli olduğunuzda sakinleşirsiniz. Hayatınızda boş vakit nedir, boş durmak nedir bilmezsiniz, üretkenliğinizi artırır. Ürettiğiniz sesin sonucunu o an dinleyebiliyor olmak bile bir zevktir insan için. İlgim müziğe olduğu için böyle söylüyorum; ama insan fotoğraf çekmeli, şarkı söylemeli; iş ile ev, okul ile yurt arasında mekik dokumanın dışında bir şeyler de yapmalı insan…

    Basgitara ilgim nasıl başladı hatırlamıyorum. John Myung’in yeşil renkli Yamaha’sı (RBX6JM) ile Erotomania çalışını dinlemek, izlemek çok hoşuma giderdi. Öyle ki, çok dinlemekten ara ara bıkmış ve sonra tekrar dinlemişimdir. Son ara verişim çok uzun olmuş. Bugün tekrar dinlediğimde şunları hatırladım:

    1. Basgitar almak için okuduğum kitapları sattığımı hatırladım. Alabileceğim en iyi gitar için İstanbul’a günü birlik gidip geldiğimi hatırladım. ’98 yapımı Fender Mexico Jazz Bass’ım vardı.
    2. Anfim olmadığı halde çıplak sesi duyarak akordu anlamayı, düzeltmeyi hatırladım. Her gece notaları anlamaya çalışmak, sevdiğim şarkıları taklit etmek, parmaklarım iyice alışana kadar bıkmadan usanmadan aynı şarkıları tekrar tekrar çalışımı hatırladım.
    3. Sırf benim istediğim şarkıları çalabiliyor diye (As I Am, yine Dream Theater) şehirdışındaki bir müzik grubuna katılmayı ve yemeğimden kısıp bu grupla stüdyoya girmek için günü birlik şehirlerarası yolculuk yaptığımı hatırlıyorum. Şimdi düşünüyorum: MANYAKLIK!!
    4. Her şeyden önemlisi, şarkıların bende yarattığı psikolojik etkiyi hatırlıyorum. Erotomania’nın içinde bir başka hikayem, Deftones’tan My Own Summer’in içinde bir başka hikayem, Depeche Mode’dan Never Let Me Down Again’in içinde bambaşka bir hikayem var.

    Yaşadım bunları ben, iş hayatımda bile göremeyeceğim samimiyette iyi arkadaşlıklar edindim. Sahne aldım, küçük de olsa bir turne macerası yaşadım. Tek amacın eğlenmek olduğu bir dünyanın zevkini çıkardım. Tüm bunlardan önemlisi, istediğim zaman, evde veya dışarıda bir müzik icra edebilme lüksüne sahibim. Bu benim hayatım için her zaman güzel bir detay olacak.

    Bu arada, eski müzik arkadaşlarımın bazılarının isimlerini hatırlamakta zorlanıyorum. Dream Theater şarkıları çaldığımız gruptan gitarist Berkeley’e başvurmayı hazırlanıyordu, Umarım başarmıştır. Klavyeci Kültür Üniversitesi’nde ekonomi okuyordu sanırım, umarım iyi yerdedir. Bir de çok iyi twin kullanan baterist vardı, artık yüzlerini görsem hatırlayamayacağım insanlar. Bana ulaşırsanız, blogunu okudum deyin, kahve ısmarlayacağım.

  • Geliştiriciden İşverene Dağıtık Manifesto

    Not: Çok eski bir yazımdır. Aslı burada durmaktadır.

    İdeal bir dünyada yaşamadığımız malum. İşimizi yaparken birçok problemle karşılaşıyoruz; bağırarak yanımızda telefonla konuşanlar, oje sürerken kokusunun ne kadar rahatsız edici olduğunu bilmeyenler, laptopta kullanmak amacıyla bir fare ihtiyacımızı kimin karşılaması gerektiğini tartışanlar veya başkalarına aldırış etmeksizin klimanın ayarlarıyla oynayanlar.. Bunlar her zaman karşımıza çıkacaktır, şuanki dünya düzenini ele alacaksak yapacak çok fazla bir şey yok. Fakat bir nebze de olsa, aklımızdan geçenleri burada manifesto tadında sıralamak faydalı olabilir düşüncesindeyiz. Siz de aynı sıkıntıları yaşıyorsanız, iş arkadaşlarınızla (hatta gücünüz yetiyorsa işvereninizle) paylaşın; maddeler eksik veya yazıyla ilgili eleştiriniz varsa, yorum yazın, forklayın, harekete geçin.

    Sevgili İşverenler

    1. “Sen ne gerekiyorsa bana söyle, işini güzel yapman için gerekli ortamı sağlamak benim görevim” diye düşünüp hareket ederseniz, biz de işimizi düzgün yapmak için elimizden geleni yaparız.
    2. Bize telefon, hat, bilgisayar gibi araçları sağlamanın sizin sorumluluğunuz olduğunu düşünürüz. Tablet, dizüstü bilgisayar, gold konuşma paketi vb. sahibi olmamız bu durumu değiştirmez. Hele bilgisayarımıza normalde tercih etmeyeceğimiz yazılımlar kurmak zorunda kalırsak iyice mutsuz oluruz, bu da işe yansır.
    3. Nasıl ki sizin sağlık ve aile öncelikliyse, bizim için de öyle. İş çabuk bitsin diye fazla mesaiye zorlanmak, sıradaki işler ve ailemiz için yeterli enerjimiz kalmaması anlamına geliyor.
    4. Bir işin ne zaman biteceğine ne biz, ne de siz karar verebilirsiniz. Doğru geliştiriciyi, doğru işte çalıştırırsanız, tahmini süreyi, ne gibi problemlerle karşılaşacağınızı ona sorabilirsiniz. “İki dakikalık iş” diye bir şey yoktur.
    5. Müşteri sabırsızdır, bunu biz de biliyoruz. Bize işleri kısa zamanda bitirmek için psikolojik baskı yapmak yerine, harcanacak fazladan çabanın karşılığını verin.
    6. Acil durumlarda alanımız dışında işlere girebiliriz ama normal günler için görev dağılımı gereklidir. Bir geliştiriciyi hem ön yüz, hem sunucu bakımı, hem de yazılımın geliştirilmesi için kullanmaya çalışırsanız, üstüne üstlük bir de “bizim yeğenin okulunun sitesi var sen çıkarıverirsin aradan” derseniz, o adam kaçar. Biz isviçre çakısı değiliz.
    7. Eğer geleceğimiz ve ailemiz için endişe duyarsak, iş değiştirmemiz çok doğal. Bu nedenle önümüze süreli iş sözleşmesi, verilmiş sözler, hisse vaatleri sunarak bizi kendinize bağlamaya çalışmayın. Ne istediğimizi öğrenin, teklif edin. Bazı şeylerin “zamanında” mutluluğu daha önemlidir. Bir aile, her şeye bedel.
    8. Bizi motive etmek istiyorsanız, projeye ne kadar masraf yaptığınızı, nelerden feragat ettiğinizi anlatmayın. Elbette çalıştığı şirket hakkında bazı bilgiler edinmek güzeldir; ama bize “Eğer bu iş bitmezse, çocuğumuzu keserler.” diyerek işlerin daha çabuk biteceğini, bizim işi bırakmaktan vazgeçeceğimizi beklemeyin. Duygusal sömürüden uzak durun, bizim feragatlarımızı görmezden gelmek durumunda kalabilirsiniz.
    9. Biz uzun süreler için yoğunlaşmamız gereken bir iş yapıyoruz. Her gün toplantı yapmak her ne kadar “önemli iş yapıyoruz” duygusunu pekiştirse de, bizim dağılmamıza sebep oluyor. Toplantı sadece 5 dakika olsa bile bize saatler kaybettirebiliyor. Eğer konu birkaç kişiyi ilgilendiriyorsa, bütün ekibi toplantıya davet etmenin anlamı yok. Maksat herkesi bilgilendirmekse, bunun için e-posta göndermek, şirket içi paylaşım sayfalarında blog girdisi yazmak gibi çok daha az rahatsız edici yöntemlere başvurun.
    10. Bize verdiğiniz maaşın neyi temsil ettiği konusunda bizimle anlaşın. Biz, yaptığımız iş için değil, o işe harcadığımız zaman için ücret talep ederiz. Gün boyunca hiç kod yazmamış olmamız, o gün çalışmadığımız veya o gün için ücret almayacağımız anlamına gelmez. İşte geçirdiğimiz süreye veya yazdığımız kodun satır sayısına göre performansımızı ölçemezsiniz. Mal ölçecekseniz tuğla fabrikası açın, akşamları eve gitmeden sayarsınız.
    11. Bir işi yapmamız, bitirmemiz için ekip ile çalışılmıyorsa veya bütün ekibin ofiste olması gerekmiyorsa, bizim ofiste bulunma zorunluluğumuz saçmalıktan ibarettir.

    Notlar

    • Bazı maddelerin nasıl anlaşıldığı, nasıl yazılmasının daha doğru olacağı konusunda birçok kişinin görüşleri alınmış ve onların görüşleriyle beraber maddeler tekrar tekrar yazılmıştır. Yazıyı yazarken görüş bildiren herkese teşekkürler.
    • Görüş bildirenlerin bazıları kendi yaşadıkları tecrübelerini belli ortak maddelerde paylaşmıştır.
    • 11. maddeyle ilgili olarak, 37signals’in CEO’su Jason Fried’in “Why work does not happen at work” isimli konuşmasını izleyebilirsiniz: http://www.ted.com/talks/jason_fried_why_work_doesn_t_happen_at_work.html

  • İşletim Sistemi Tercihini Geliştiriciye Bırakın

    Bir yazılım projesine başlarken ihtiyaç duyacağımız ilk şey ne olur diye soracak olursak, sanırım buna “geliştirme ortamı” diye cevaplayabiliriz. Örneğin bir Android projesi için şunlar gerekli:

    • Android Studio veya Eclipse (ADT)
    • Android Java SDK
    • Android yüklü donanım veya emulator
    • İşletim sistemine göre emulator hızlandırıcı eklentiler (HAXM, qemu, vb)

    Bu ortamı işletim sistemimize kurduğumuzda, iki şeye sahip oluyoruz: Birincisi kod yazabiliyoruz, debug edebiliyoruz, sorunları düzeltebiliyoruz; ikincisi sonucu görmek için uygulamayı yükleyip çalıştırabiliyoruz, test edebiliyoruz, yayınlayabiliyoruz. Bir Windows Phone veya IOS projesi olsaydı, geliştirme ortamı gereksinimleri arasına işletim sistemi de (Windows veya OS X) girecekti; ama Android SDK tüm popüler sistemleri destekliyor, tercih geliştiriciye kalmış.

    Peki web projelerinde durum nasıl? Web projesi için geliştirme ortamı konusunda şu üç yoldan birine başvuruyoruz:

    1. Geliştiriciden projeyi, kullandığı sistemin içine kurmasını talep etmek.
    2. Geliştiriciye GNU/Linux kullanmaya mecbur bırakmak.
    3. Emulator kullanmak, geliştiriciler için sanal sunucu paketi oluşturmak.

    1.’si bence çok kötü fikir. Geliştirici Windows kullanıyorsa karşılaşacağı handikapların sonu yok, production için fayda etmeyecek bir sürü gereksiz düzeltme yapmak zorunda kalabilir. 2.’si de bence kötü fikir. Geliştiricinin alışkın olmadığı bir sistemde, alışkın olmadığı birtakım araçlar kullanarak verimli ve pragmatik olmasını beklemek ne kadar doğru? Velev ki işe alımlarda GNU/Linux kullanıcısı olmak diye bir filtremiz olsun, doğru geliştiriciyi işe almada ne kadar adil ve yardımcı olabilir? Daha önemli bir soru, neden kişisel kullanım için tasarlanmış bilgisayarı bir server’a dönüştüresin?

    O nedenle, tıpki mobil uygulama geliştirirken kullandığımız gerçek donanım veya emulator gibi, web geliştirmede de benzer bir yöntem uygulamalıyız. VMware veya Virtualbox ile, olabildiğince production’u taklit edebilmeliyiz. Ben bunu vagrant ile çok kolay bir şekilde yapabiliyorum, istediğim işletim sisteminde kullanabiliyorum ve taşıyabiliyorum. Bir başka geliştiriciyle de geliştirme ortamımı paylaşabiliyorum.

    İşletim sistemi tercihi, IIS’ye ihtiyaç duymak gibi çok özel durumlar olmadıkça geliştiriciye bırakılmalı. En verimli nasıl çalışabileceğini en iyi geliştiricinin kendisi bilir.

  • Özgürlük Yazarları: Filmin Düşündürdükleri

    Özgürlük Yazarları: Filmin Düşündürdükleri

    Geçen gün tesadüfen izledim, daha önce film hakkında bilgim yoktu. Filmin sonunda gerçek hikaye olduğunu öğrendim. Filmde bir öğretmenin, birbirinden kötü geçmişi olan öğrencilerin olduğu sınıftaki iş hayatını anlatılıyor. İş hayatı demek biraz kaba oluyor; çünkü öğretmen o kadar çok seviyor ki işini, öğrencilerin eğitim masraflarını karşılamak için geceleri tezgahtarlık yapıyor. İzlemeye değer.


    Ben filmin içeriğinden çok bana neleri düşündürdüğünü yazacağım. Kaynak bulduğumda paylaşacağım, bir anket çalışması yapılıyor Türkiye’de, bir halk örneklemine basit bir soru soruluyor: “Türkiye’de herkese kendi anadilinde eğitim olmalı mı, olmamalı mı?”. İlk oylama sonuçları, katılımcılara açıklanıyor, sonra kendi aralarında tartışmaları, birbirlerini ikna etmeleri için iki saat süre veriliyor. Daha sonra tekrar aynı soru için oylama yapıldığında, genellikle iyiye yönelik, öncekine göre daha olumlu sonuçların çıktığı görülüyor. Filmde de öğretmen, kendi acılarıyla meşgul olan öğrencileri birbirine yakınlaştırmanın tek yolunun, birbirlerine acılarını, dertlerini anlatabilmek, aralarında söz söylemeye bir alan açabilmek olduğunu keşfediyordu. Buradaki en güzel mesaj şu: “Söz, silahın karşıtıdır.”

    Filmi izlerken bir başka aklıma gelen, 12 Angry Men filmiydi. Çok eski ama çok akıcı bir film, eğer Freedom Writers izlemeye niyetliyseniz, bence önce 12 Angry Men izlemelisiniz. Konusu çok basit; bir cinayet davasında henüz karar verilmemişken 12 kişilik jüri, sanık için karar vermek için uzun bir süre bir odaya kapanırlar ve kendi aralarında tartışırlar. Film boyunca, tartışmanın başından sonuna kadar jüri üyelerinin nasıl karar değiştirdiklerini, birbirleriyle nasıl tartıştıklarını, birbirlerini nasıl ikna ettiklerini izliyorsunuz ve size tartışmanın nasıl faydalı ve nasıl zararlı olabileceği konusunda ciddi bir tecrübe kazandırıyor. Freedom Writers, gerek düşünsel, gerek yapısal anlamda size tek tip olmanın gerçek dünyaya çok aykırı düştüğünü anlatırken, 12 Angry Men ise farklılıklar arasında uzlaşma için size bir yöntem sunuyor.

    Bir başka uzlaşma örneği olarak Diyarbakırlı kasap Sait Şanlı aklıma geldi. Onun ünü, aralarında kan davası olan aşiretleri barıştırmaktan gelir. Barış için öyle ilginç bir yöntemi var: Öncelikle öldürenin adalete teslim olması ve tarafların buna eninde sonunda ikna olması şart. Ama barışmak için bu yeterli değil. Tarafların birlikte geçirdiği güzel zamanları hatırlatmak, onları tekrarlamak; hiç yoksa, ortak hoşlandıkları bir konuyu konuşmak ve o konuda beraber bir şeyler yapmak; tüm bunlardan sonra da birbirlerine verdikleri zararı birlikte karşılamak için uzlaşma çabası içine girmek, kasap Sait Şanlı’nın yöntemiymiş. Dikkat ederseniz bunda bile her şey “söze alan açmakla” başlıyor.

    İnsanların birbirlerine dertlerini doğru bir şekilde anlatabilmesi benim son zamanlarda çok önemsediğim bir konu. İstanbul’da yaşıyorum ve neredeyse her gün bu konuya örnek olabilecek bir olayla karşılaşıyorum. Bir bakıyorsunuz, metrobüs durağında burnu dayaktan kırılmış kanlar içinde merdivende yardım bekleyen insanla karşılaşıyorsunuz; bir bakıyorsunuz, metrobüste kimse yer vermez diye çocuğunu sürükleye sürükleye kapıdan girmeye çalışan, o esnada da çocuğunun kalabalığın arasında ezildiğini farketmeyen bir kadını izliyorsunuz; bir bakıyorsunuz kaldırıma çıkıp yayayı ezdiğini bile bile durmayıp yoluna devam eden sürücüyü; bırakın tüm bunları, kahkaha atan insanlara bile tahammülümüz sıfır, diğer tüm meselelerde ahlak ve terbiyede bir numaraymışız gibi geldik başka insanların kahkahasına ayar çekmeye çalışıyoruz.

    Bizim bir durulmamız, birbirimizi dinlememiz gerekiyor. Bir uzlaşıya, barışa gönüllü vicdanlara ihtiyacımız var. 12 Angry Men’deki gibi tartışmanın yol ve yordamını, Diyarbakırlı kasap gibi barışmanın usulunu, Freedom Writers gibi de birlikte yaşamanın bir yolunu bulmamız gerekiyor bizim. Şuan tek ihtiyacımız bu.