Lost in Conversation

March 28, 2020 3 dakika

Bill Murray’ın Scarlett Johansson ile birlikte oynadığı 2003 yapımı Lost in Translation filmini, bu karantina günlerinde izlemenizi tavsiye ediyorum. Ben seneler önce ilk izlediğimde çok sıkılmıştım; ama sonra tekrar tekrar, severek izledim ve bir şekilde hayatımda yer edindi. Bu yazının başlığını oradan türettim.

2018’de Berlin’e göç ettik. Eski iş arkadaşımın tavsiyesiyle merkeze uzakta yaşamaya karar verdik. Aileye uygun, bizi tatmin eden bir ev bulduk. Evimize beş dakika yürüme mesafesinde olan kreş de kızımızı kabul edince kendimizi epey şanslı hissettik. Ofise gitme zorunluluğum olmadığı için istediğim yerden çalıştım. Eskiden ev dışında kütüphane ve Bäckerei denilen kafelerde çalışmak mümkünken, şimdi evden çalışmak tek seçenek. Bu yazıyı yazdığım gün yaklaşık üç haftalık gönüllü karantinayı, stoktaki eksikliklerimizi tamamlamak üzere deldik ve sonrasında karantinaya devam edeceğiz.

Yıllar sonra bu yazıyı okuduğumda, herhalde Covid19’u unutmam; ama bu günlerde başka nelerle uğraştığımı da iyi hatırlamak isterim. 2019 yılı Temmuz ayında doktora gittim ve yaşadığım sağlık sorunlarının çözümü için doktorum ameliyat olmamı tavsiye etti, bir cerraha yönlendirdi. Tedaviye başladık ancak sürecin ortasında bir virüs salgını yüzünden eve kapandık. Eşimin arkadaşı bir gece bizi arayıp “Size eşyalarımı bırakacağım, ben Çin’e dönüyorum.” deyince, Almanya’daki durumun ciddiyetini kavradık, Çin o dönemde daha iyi durumdaydı. Ardından seyahatler yasaklandı, tuvalet kağıdı bulamaz olduk, markete girmeden önce içerideki insanların çıkmasını bekledik, el teması olmaması için nakit kullanmaz olduk. En kötüsü, ameliyat olacağım hastane kapandı, tedavim durdu, uçak biletlerim iptal oldu, katılmak istediğim etkinlik ertelendi, buluşmayı planladığım arkadaşlarla buluşamadım. Muhtemelen yaz tatilimizi de iptal edeceğiz.

Benim karantinam tecrit gibi geçiyor. 8 yıllık uzaktan çalışmanın hiçbir döneminde böyle bir psikolojiyi deneyimlediğimi hatırlamıyorum. Normal zamanda birisi bana üç hafta evden çıkmadan durabilir misin dese bunu rahatlıkla yapabileceğimi söylerdim; ama dışarıda bir tehdit olduğunu bilmek başka bir duygu. Bu dönemin kendine özel sıkıntıları var; neyse ki çözümsüz değil.

Şuanda yaşadığım en büyük sıkıntı, hareketsizlik. Çok fazla oturuyorum ve üniversite zamanlarımdan kalma, gitarın omzumda bıraktığı ağrıyı tekrar hissetmeye başladım. Çalışırken kullandığım bir oyuncu koltuğum var, rezalet. Bu koltuklar çok rahat; uzun süre bilgisayar başında oturmanıza yardımcı oluyor. Bu koltukların tek avantajı, bir taburede bile uzun süre oturma kabiliyetiniz varsa, oradan gelecek olan hasarı minimize etmek. Ama esas sorunu çözecek olan şey hareket etmek, hareketsiz saatlerce oturmamak. Ayrıca bu koltuklar genelde sıcak günlerde terin sırtınızda birikmesine veya kurumasına sebep oluyor. Hala koltuk arayışındayım, Varier Variable Balans almayı düşünüyorum.

İkinci büyük sıkıntı, duyguların kısa süreli ve sürekli olarak dışarıdan gelen şoklarla değişmesi. Şok Doktrini kitabında bir işkence metodu olarak, günlerce karanlıkta ve hapiste kalmış insanların, ani bir ışık ve yüksek gürültüye maruz bırakılması ve bunun belirli aralıklarla sürekli yapılması anlatılıyordu. Bunun kıyaslamasını yapmak çok haksızlık olur, farkındayım. Ama şöyle düşünün, akşam işiniz bittiğinde, kahve veya çay içerken hafif bir beyin yorgunluğu oluyor ve tam da bu zamanda dinlenip enerji toplamak yerine, online medya kaynaklarından gelen haberlerle duygusal şoklar alıyorsunuz. Paylaşımlar çoğunlukla üzücü, şikayet dolu, negatif duygular içeriyor. Hep iyi şeyler okumak da sıkıntılı. Modunuz iyiyken canınız bir şeye sıkılabiliyor, kötüyken birden canlanabiliyorsunuz. Çözmeniz gereken sorunları, hoşunuza gidecek paylaşımlar okuyarak unutup erteleyebiliyorsunuz. İnsanın duygusal stabilite için bazen gerçekten offline olması, yalnız kalması gerekiyor.

Bir diğer sıkıntı da erişilebilirliğe gereken önemin gösterilmemesi. Benim özellikle herkesin uzaktan çalıştığı bu dönemde beklentim, iş yaparken erişilebilirliğin artmasıydı; ama şuan gördüğüm kadarıyla ters istikamette seyrediyor. Herkes toplantılardan şikayetçiydi, bu toplantılar niye sıklaştı ve uzun hale geldi? Zaten Slack başıma belaydı, şimdi yerini Zoom’a bırakmış gibi. Anlık iletişim araçları üzerinden işin detaylarını konuşup, sonra “toplantıda konuştuğumuz gibi” diye bir görev açıklaması yazılmamalı. Text, erişilebilirliği en yüksek iletişim yöntemi. Unutmak diye bir şey yok, istediğin zaman okuyabilirsin, istediğin zaman cevap yazabilirsin. Konuşmak istediğinde bile on dakikada anlatacağın işi iki dakikada anlatmana yardımcı olur, toplantı süreleri kısalır. Niye yazmak ve okumak sevilmiyor, anlamıyorum.

Beden sağlığı, duygusal balans, ve erişilebilirlik. Bu üç şeyi ne kadar iyi çözerseniz, uzaktan çalışmak o kadar verimli ve zevkli, iletişim o kadar kolay ve güzel. İsterdim size önerilerle geleyim; ama herkesin durumu kendine özel.